Velayet Bayramı – Gadiri Hum

Kur’an’daki En Üstün Manevi Nimet Velayet Bayramıdır
Kur’an-ı Kerim’e göre büyük velayet bayramı olan Gadir-i Hum günü, ilahi manevi nimetler en üst sınırına ve derecesine ulaşmış bulunmaktadır. Hz. Ali’nin ve Hz. Ali’nin evlatlarının (a.s) velayetinden daha üstün bir nimet olmadığı için de Gadir bayramı, İslam ümmetinin en üstün bayramlarından biridir. Masum imamların teşrii ve tekvini velayetine inanmak ve onların aracı, şefaatçi ve vesile olduğuna iman etmek, İslam ümmetine nasip olmuş olan en önemli bereketlerden biridir. Kur’an’da sadece Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) velayeti hakkında, “nimeti tamamlamak” özgün tabiri kullanılmıştır. Burada “sizlere nimet verdim” ifadesi kullanılmamıştır. Aksine Allah burada “sizlere olan nimetimi tamamladım” diye buyurmaktadır… 

 

 

Bütün bir varlık aleminde, maddi ve manevi nimetlerin hepsi münezzeh olan Allah tarafındandır.“Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır”[1] Bu nimetleri sıradan insanlar, asla sayamazlar. “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız”[2] Münezzeh olan Allah Kur’an-ı Kerim’de bazen gökyüzü, yeryüzü, güneş ve ay gibi bir takım zahiri rızıkları ve maddi nimetleri hatırlatmaktadır ve bazen de batıni ve manevi nimetlerini dile getirmektedir. Nitekim İsa Mesih’e (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sana ve annen Meryem’e verdiğim rızıkları hatırla. Hani seni beşikteyken Ruh’ul-Kudüs ile teyit ettim, orta yaşa eriştiğinde ise insanlarla konuştun, sana o zaman kitap, hikmet, Tevrat ve İncil’i öğrettim. Benim iznimle topraktan kuş yarattın, ona üfleyince benim iznimle bir kuş oldu. Anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalanan hastaları benim iznimle iyileştirdin ve ölüleri benim iznimle kabirden dışarı çıkardın. “Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun.”[3] Allah-u Teala İsrailoğulları hakkında da bir takım belli nimetleri zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Benim size verdiğim nimetleri hatırlayınız.” “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”[4] Manevi nimetlerin bir takım derece ve mertebeleri vardır ki o nimetlerin en üstünü risalet ve imamet nimetidir. Bu açıdan Kur’an-ı Kerim her iki nimeti de “minnet” (taşınması, hazmedilmesi dayanılmaz ve ağır olan nimet, dille minnet değil) olarak anmaktadır. Peygamberlerin risalet ve bi’seti hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”[5] Allah-u Teala imamet hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.”[6] Zira Peygamberler ve imamlar, insanların ebedi saadetini temin etmektedir.

 

Melekler, sahip oldukları bütün kutsallık ve şerafetle birlikte sadece feyiz aracıdırlar ve direkt olarak insanlık toplumunu hidayete eriştirme konumunda değillerdir. İlahi feyiz ve ihsanı masumane bir şekilde Allah’tan alan ve masumane bir şekilde beşeri toplumlara tebliğ eden ve kendisi de masumane bir şekilde bununla amel edebilen kamil ve kapsamlı varlık; imam ve Peygamber gibi kamil insandır. Bu açıdan münezzeh olan Allah, Kur’an-ı Kerim’de, kapsamlısı velayet olan imamet ve nübüvvete dayanmakta ve onu minnet vesilesi kılmaktadır. Oysa gökler, yer, cennet ve kıyametin yaratılışı hususunda ise “minnet” kelimesini kullanmamaktadır. Zira gökler ve yeryüzü her ne kadar büyük de olsa, Allah’ın dayanılmaz[7] ve ağır nimetleri olan risalet ve imamet karşısında çok küçük kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sadece Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) velayeti hakkında, “nimeti tamamlamak” özgün tabiri kullanılmıştır. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım”[8] Burada “sizlere nimet verdim” ifadesi kullanılmamıştır. Aksine Allah burada “sizlere olan nimetimi tamamladım” diye buyurmaktadır. Yani, nasıl ki Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risalet ve nübüvveti, risalet ve nübüvvetlerin en kamilidir ve ondan sonra hiç kimseye nübüvvet makamı verilmeyecektir, Hz. Ali’nin ve evlatlarının imamet ve velayeti de, velayet ve imametlerin en kamilidir ve dolayısıyla onlardan sonra hiç kimseye imamet makamı verilmeyecektir.

Kur’an-ı Kerim’e göre büyük velayet bayramı olan Gadir-i Hum günü, ilahi manevi nimetler en üstün sınırına ve en yüce derecesine ulaşmış bulunmaktadır. Hz. Ali’nin ve Hz. Ali’nin evlatlarının (a.s) velayetinden daha üstün bir nimet olmadığı için de Gadir bayramı, İslam ümmetinin en üstün bayramlarından biridir. Masum imamların teşrii ve tekvini velayetine inanmak ve onların aracı, şefaat ve vesile olduğuna iman etmek, İslam ümmetine nasib olmuş olan en önemli bereketlerden biridir.

 

İMAMET, RİSALETİN DEVAMIDIR

 

Münezzeh olan Allah imameti, risaletin devamı ve eşi kılmıştır. Bu açıdan evrensel Gadir-i Hum olayında Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Eğer Ali b. Ebi Talib’i (a.s) kendi ellerinle tayin etmezsen ve velayetini açıklamazsan, asla bu ilahi risaletinle amel etmemiş olursun.” Yani imameti olmayan bir risalet, risaleti olmayan risalete denktir. Zira risaletin esasını koruyan şey, imametin bizzat kendisidir.

Gadir gününün azametini ve bu evrensel olayın yüceliğini en iyi tanıtabilecek olan şüphesiz Kur’an ve itrettir (Ehl-i Beyt’tir). On sekiz Zilhicce günü, Gadir-i Hum topraklarında nasıl bir olay meydana geldi ki bu günü ebedi olarak bayram haline getirdi? Münezzeh olan Allah, Maide Suresi’nde Resul-i Ekrem’e şöyle buyurmaktadır: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” Gerçi peygamber nübüvvet makamına sahiptir ama bu semavi mesajda, Peygamber’in risaleti söz konusu edilmiştir. Bu yüzden de “ya eyyuhe’n-nebi” (ey nebi) hitabıyla başlamamıştır. Bir taraftan “risalet” ünvanının seçilişi, bir taraftan konunun öneminin nişanesi olan fiilin meçhul olarak ifade edilmesi (unzile), aynı şekilde bir taraftan da “Sen o Rabbin kulusun, O senin Mevla’ndır ve sen Ona itaat etmelisin” anlamının nişanesi olan “rabbuke” (senin Rabbin) ifadesinin seçimi, bu konunun çok önemli olduğunun açık göstergeleridir.

Bu ayette yer alan iki risalet ve rububiyet başlığı Peygamber’in risaletinin ve Allah’ın rububiyetinin evrensel Gadir-i Hum olayının yaratılışında büyük bir rolü olduğunun nişanesidir. Yani insanın rabbi olan Allah, onları terbiye edip yetiştirmelidir. İnsanın şeriat ve şeraiti icra eden birisi olmadan terbiye edilmesi mümkün değildir. Sen ise bu mesajı ulaştıran kimsesin, sen resul sıfatınla ve insanlarla irtibat halinde bulunduğun için bu konuda görevlisin; nebi olduğun için değil![9]

Bu yüzden bu ayet-i kerimede hem “resulün risaleti” söz konusu edilmiştir ve hem de “Allah’ın rububiyeti”. Resul’ün risaleti, Allah’ın mesajını doğru bir şekilde algılamasını ve tebliğ etmesini gerektirmektedir. Eğer bu mesajı insan topluluklarına ulaştırmazsa, adeta hiçbir şey yapmamış sayılmaktadır. Bu açıdan Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Eğer Rabbin tarafından sana nazil olan şeyleri insanlara tebliğ etmezsen, Allah’ın risaletini asla tebliğ etmemiş olursun. “Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”

Eğer bu ayette “in lem tef’el fe ma belleğtehu” (eğer yapmazsan o halde onu tebliğ etmemiş olursun) diye buyrulmuş olsaydı, şu anlamı ifade ederdi: “Eğer sana nazil kıldığım şeyleri tebliğ etmemiş olursan o nazil kıldığım şeyleri insanlara ulaştırmamış sayılırsın ve bu da mukaddem ve tali[10] ile mevzu ve mahmul[11]’ün birliğidir ve bu tür önermeler, ilmi olmayan önermeler olup, hiçbir fayda sağlamamaktadır. Allah’ın peygamberine verdiği her emirde, eğer Peygamber onunla amel etmezse, o emir pratize edilmemiş olur. Ayrıca Allah-u Teala şöyle de buyurmamıştır: “Eğer yapmazsan risaletini tebliğ etmemiş olursun” yani, eğer bu ilahi mesajı insanlara ulaştırmazsan, o iş hususunda kendi risaletini yerine getirmemiş sayılırsın. Zira bu cümle, her ne kadar mukaddem ve talinin[12] çirkinliğine sahip değilse de, faydalı bir koşullu önerme değildir.

Bu nurani cümle, şu anlamı ifade etmektedir ki; sen Allah’ın elçisisin ve senin risaletin sona ermektedir. Eğer şimdi Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) hilafetini ve imametini tebliğ etmemiş olursan, o ilahi risaleti insanlara hiç bildirmemiş sayılırsın ve dolayısıyla da Allah’ın elçilerinin safında yer alamazsın. “Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” Bu cümlede Rabb’in risaleti mutlaktır, hiçbir kaydı ve şartı yoktur. Dolayısıyla da şu manayı ifade etmektedir ki imamet ve imam tayini konusu açıklanmadığı taktirde, artık risalet makamına sahip olamazsın. Kesinlikle ilahi risalet ve görevinle amel etmiş sayılmazsın. Zira imam ve imamet, dinin aslını garantilemektedir.

Dolayısıyla maksat, eğer yerine imam tayin etme risaletini görmezlikten gelecek olursan, sadece bu risaletini yerine getirmemiş olursun demek değildir. Aksine maksat şudur ki eğer Hz. Ali’nin velayet ve hilafet risaletini tebliğ etmezsen, kendi risaletini asla yerine getirmemiş olursun.

 

İLAHİ KORUMA VAADİ

 

Allah-u Teala bu ayetin devamında şöyle buyurmaktadır: Allah, şüphesiz seni insanların zararından ve kötülüğünden koruyacaktır: “Allah seni insanlardan korur.” Münezzeh olan Allah’ın, “Allah seni insanların kötülüğünden koruyacaktır” diye buyurmasının maksadı nedir?

Evvela, Peygamber (s.a.a) yalnız olduğu ve düşmanlarının silahlı bulunduğu bir zamanda bile korkmamıştı. Münezzeh olan Allah Ona şöyle buyurmuştur: “Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.”[13] Yani sen, dinini korumak için savunmakla görevlisin ve eğer hiç kimse sana bu cihat ve savunmada yardım etmezse, sen tek başına kalsan bile bu meydana çıkmak ve de usanmadan mücahede etmekle görevlisin. Müminleri de cihada teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin zararını müminlerden uzaklaştırır. Şüphesiz gücü büyük ve cezası şiddetli olan Allah’tır.

Resul-i Ekrem, halktan korkmayan ilahi davetçiler safında yer almaktadır. Dolayısıyla da halktan korktuğu için tarihi Gadir olayında, daveti hususunda müsamaha göstereceği düşünülemez. Zira Kur’an-ı Kerim’in de tanıklığı ettiği üzere bütün düşmanlarının silahlı ve Resul-i Ekrem’in silahsız olduğu günde bile Peygamber hiç kimseden korkmamıştır.

Büyük günahlardan biri olan cihat meydanlarından kaçmanın, fıkhi açıdan sıradan insanlar için bir haddi vardır. Başlangıçta bunun haddi bir kişinin on kişi karşısında direnmesiydi. Ama daha sonra bu sayı indirilerek bir mücahidin mukavemetinin, iki kişi karşısında olması taktir edilmiştir. [14] Ama savaş meydanından kaçmak, Resul-i Ekrem (s.a.a) için haram kılınmıştı ve bunun hiçbir haddi ve sınırı da yoktu. Yani Peygamber savaş meydanını terk etmek hususunda izin ve ruhsatlı değildi. Her ne kadar yeryüzündeki bütün insanlar ona düşman olsa ve onun aleyhine savaşa katılsa bile Peygamber’in kaçma yetkisi yoktu. Ayrıca Resul-i Ekrem’in (s.a.a) fıkhi hükmü de şuydu ki savaş meydanında kaçma hakkına sahip olamazdı. Ayrıca Peygamber’in kesin sünnet ve sireti de hiç kimseden korkmamaktı. Dolayısıyla kaçması ve savaş meydanını terk etmesi asla düşünülemez. Herkesin silahlı olduğu, büyük bir düşman ordusu tarafından ihata edildiği, Peygamber’in yalnız ve silahsız bulunduğu ve kendisine sadece Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) yardım ettiği o günde bile Peygamber hiç kimseden korkmamıştır.

İkinci olarak o günkü Hicaz’da özellikle de Peygamber’in risalet döneminin sonlarında, yani Veda Haccı’nda bütün herkes teslim olmuştu ve Hicaz bölgesi büyük bir sükunete ermişti. Peygamber-i Ekrem’in resmi mektupları, İran ve Rum imparatorlarına ulaştırılmıştı. Dolayısıyla hiç kimseden korkmayan ve yalnız olduğu zaman bile hiç kimsenin korumasına ihtiyaç duymayan ve sadece koruyucu Allah’ın gaybi kudretine dayanan bir Peygamber, bugün artık Mekke’nin fethinden sonra Hicaz’daki güçlerin genel komutanı olduğu halde ve İran ve Rum İmparatorluklarına resmi mektup gönderebildiği bir durumda neden korkacaktı ki? Bir taraftan Hicaz atmosferini açıkladıktan ve diğer taraftan Mekke’nin fethinden sonraki dönemin atmosferini yorumladıktan sonra, Peygamber’in askeri savaşlarda hiç kimseden korkmadığı gerçeği apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Ayetin son bölümünde, “Allah seni insanlardan koruyacaktır” ifadesinden de anlaşıldığı üzere Peygamber’in endişesi, askeri bir tehlike sebebiyle değildi. Aksine önemli olan Hicaz halkının söylenti çıkarması ve siyasi tehlikesiydi ve bu halkın kültürel zayıflık sebebiyle şüpheye düşüp şöyle demelerinden korkuyordu: Resul-i Ekrem, kendi risaletine davet etti ki halkı, kendi ailesine esir etsin, amcası oğlunu ve damadını kendi yerine geçirsin ve insanlar üzerindeki yöneticiliği kendi ailesine miras bıraksın”

Bu korku sürekli vardır ve de bu askeri bir korku değildir. Dolayısıyla bir kimsenin, “Ben korkmuyorum ve şehidin kanı etkilidir” demesinin yeri yoktur. Eğer halk cahil ve sıradan kimseler olur ve de tahlil gücüne sahip olmazsa, ilahi önder de işini ilerletemez ve başarı elde edemez.

 

MUSA KELİM’İN (A.S) HALKIN CEHALETİNDEN ENDİŞE DUYMASI

 

İlahi önderler için en kötü sorun, halkın kültürel zayıflığıdır. Büyük ulu’l-azm peygamberlerinden biri olan Musa Kelim de denizden ve kılıçtan korkmayan bir kimseydi. Allah-u Teala, ona denize doğru hareket etmesini emrettiği zaman, İsrailoğulları itiraz ederek Ona şöyle dediler: “Ey Musa! Önümüzde deniz ve arkamızda da Firavun’un kılıcı bulunmaktadır. Bizi iki ölümün arasında bıraktın.” Musa (a.s) şöyle dedi: Hayır, öyle değil. Zira Rabbim benimledir ve çok yakında beni hidayet edecektir. “Musa: Asla! dedi, “Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.”[15] Allah-u Teala reddetmeyi ifade eden, “kella” edatıyla onları susturdu ve onlara deniz dalgalarının ve Firavunların kılıcının Allah’ın elinde olduğunu hatırlattı. Yani eğer Allah dön derse dönerim ve zafere erişirim. Ama eğer, denize git derse denize giderim. Bazen komutan savaş meydanlarında kendi askerlerine direnmeyi emretmektedir ve Allah yolunda şehadetin bir fazilet olduğunu beyan etmektedir. Ama bazen de kızmakta ve şöyle demektedir: “Kella!” yani biz, eman ve güven içindeyiz.

Musa Kelim’in (a.s) takipçileri, “iki ölüm arasında kaldık” deyince, Allah’ın Kelimi olan Musa (a.s), “Sabrediniz, Allah sabredenleri sever, eğer şehit olursak ecrimiz Allah’a kalmıştır” demedi. Musa aksine şöyle dedi: “Biz, iki ölüm arasında bile kurtuluş yolunu bulacağız ve zafere erişeceğiz.” Allah şöyle buyurdu: “Asanı denize vur”[16] Musa (a.s) asasını denize vurdu ve deniz, topraktan bir yatak haline dönüştü. Onlar bu yataktan geçtiler. Ama Firavun ve Firavun’un askerleri geldikleri zaman denizin dev dalgaları arasında kalarak boğuldular. “Deniz onları gömüp boğuverdi.”[17] İki ölüm arasında bile Allah’ı hatırlayan ve güvenliğini Allah’tan almış olan Musa Kelim, hiçbir korku hissetmedi. Ama Firavun’un sihirbazları, sopa ve iplerini yarış meydanına attıkları zaman, “insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular.”[18] Bu yarışma meydanını seyreden kimseler, bu sahnede bir çok yılanların hareket halinde olduğunu gördü ve dolayısıyla da asasını ejderha yapan ve bizzat ejderhalar yaratan Musa bile bu sahneyi görünce korktu. “Musa, birden içinde bir korku duydu.”[19] 

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Hz. Musa’nın bu korkusunu yorumlarken şöyle buyurmuştur: “Musa Kelim, kendisi için korkmadı, aksine onun korkusu, cahillerin galip gelip insanları saptırması hususunda idi. Musa Kelim’in korkusu, şu sebepten ötürü idiydi ki sihirbazlar, asa ve ipleriyle yarışma meydanını yılanlarla doldurmuşlardı ve eğer o asasını atar, asası da bir yılana dönüşürse ve insanlar sihirbazların sihiriyle kendisinin mucizesinin farkını derk etmezlerse o zaman ne yapacaktı?”[20] Yani eğer insanlar, sihir ve mucizenin farkını derk etmezlerse, artık onlara ne yapılabilirdi? Zira o sahne, insanın nasihat üzere, “sihir, mucizeyle kıyaslanamaz, gönlün hoş olsun” diyebileceği bir yer değildi. Zira, halkın fikirsel zayıflığı sebebiyle, sihir mucizeyle yan yana gelecekti ve Musa Kelim işte bu yüzden insanların fikirsel zayıflığından korkuyordu.

Değerli İslam Peygamberi’nin korkusu da insanların Gadir-i Hum olayında Ali b. Ebi Talib’in (a.s) velayetinin Allah’ın bir hükmü ve tayini olduğunu teşhis etmemesiydi. Yoksa Hz. Ali’nin (a.s) şahsiyeti eşsiz bir şahsiyetti ve asla saltanat ve yöneticilik söz konusu değildi.

Münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: “Allah seni insanlardan koruyacaktır” Yani, öyle bir şey yapacağım ki insanların düşünme tarzı bile değişsin, insanlar senin işini komplo saymasın ve seni itham etmesin. Nitekim Allah, Musa Kelim’e de şöyle müjde vermiştir: “Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin. Sağ elindekiniatda,onlarınyaptıklarınıyutsun.Yaptıkları,sadecebirbüyücü hilesidir.Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.”[21] Yani, sen korkma, zira sen üstün ve galipsin, elinde olan şeyi at ki onların yapmış olduğu her şeyi yutsun. Hakikatte onların ortaya attığı şeyler, sihirbazların bir sihiriydi ve sihirbaz nereye gidecek olursa olsun, asla kurtulamaz.

İnsanlar, yarışma alanında ejderhanın hareket ettiğini görecektir ve kurumuş sopalar, ruhsuz ve soğuk ipler dışında hiçbir şeyin olmadığını derk edeceklerdir. İnsanlar artık, sopa ve ip olarak görecektir; yılan olarak değil. Senin yaptığının özelliği ise sihirbazların yaptığı şeyleri yutacak olmasıdır; sopa ve ipleri değil. Münezzeh olan Allah da Gadir olayını, Resul-i Ekrem için böylesine önemli bir tarzda tahlil ve beyan etmiştir.

 

 

 

KAFİRLERİN ÜMİTSİZLİK GÜNÜ

 

Peygamber (s.a.a) Gadir günü insanlara şunu sordu: “Acaba ben, ilahi risaletimle amel ettim mi ve acaba ben size oranla daha evla ve vali miyim?” Onlar, “evet” dediler. Daha sonra Peyamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ben herkimin valisi ve yöneticisiysem, Ali (a.s) de onun valisidir.” “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır” Bu konuda, mübarek Maide Suresi’nin 3. ayeti nazil oldu ve şöyle ilan etti ki bugün kafirler, sizin dininizde bozgunluk çıkarmaktan ümitlerini kesmişlerdir. O halde onlardan korkmayınız ve benden korkunuz. Bugün sizin dininizi sizler için kamil kıldım ve sizler üzerindeki nimetimi tamamladım ve İslam’ı sizlere din olarak seçtim. “Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”[22] Bu ayette görüldüğü gibi iki defa, “el-yevm” (bugün) ifadesi yer almıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “yevm” veya, “yevmeizin” kelimesi genellikle ahiret hakkında kullanılmıştır. Bu ayette ise “yevm” kelimesi velayet ve imametin zuhuru hakkında kullanılmıştır.

Kur’an, çok önemli konuların beyanına, “ela” veya “el-yevm” kelimeleriyle başlamaktadır. Hükümler hakkında nazil olan bir çok ayetlerde Allah-u Teala “el-yevm” diye buyurmamıştır. Ama bu tür önemli konularda, “el-yevm” ifadesini kullanmıştır. Yani, bugün çok önemli bir haber gelmiştir ve o da velayet haberidir. Dostlar, Hak Teala’nın velilerinin velayeti vasıtasıyla kemal ve tamama erişmişlerdir ve sevinçlidirler. Düşmanlar ise ümit ve tamahları kesildiğinden dolayı büyük bir ümitsizlik içindedirler.

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) düşmanları şöyle diyorlardı: “Zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz”[23] Yani biz, Peygamber’in ölümünü beklemekteyiz, Peygamber ölünce onun düzeni de altüst olacaktır. Zira onun kitabına ve kanununa karşı savaş açmak mümkündür. Ama kanunları ihya ve icra eden bir kimseye karşı koyabilmek mümkün değildir.

Gadir-i Hum’da öylesine önemli bir olay meydana geldi ki, kafirler artık ümilerini kestiler, nitekim mübarek Kevser Suresi esasınca da Allah-u Teala, düşmanların ümitsizliğe kapılacağı bir şeyi Peygamber’e ihsanda bulunmuştur. Kevser Suresi’nin mesajı şudur ki Allah Peygamberine, nübüvvetinin devamını ve bekasını sağlayan bir Kevser vermiştir. Bu açıdan, Allah-u Teala Peygamber’e şöyle buyurmuştur: “Sen ebter değilsin”. Yani senin soyun kesik ve sonuçsuz değildir. Aksine senin düşmanlarının soyu kesiktir ve işlerinin akıbeti yoktur. “Doğrusu sana kin besleyendir soyu kesik olan!”[24] İşleri hedefsiz olan ve belli bir hedefe ulaşamayan kimse ebter ve soysuzdur.

Kevser’in en açık bir örneği, Hz. Fatıma’nın (a.s) mübarek vücududur. Dolayısıyla Fatıma dünyaya gözlerini açtığı zaman ve Hz. Ali (a.s) Gadir-i Hum’da hilafet makamına tayin edildiği zaman dinin beka ve devamı garantilenmiş oldu ve düşman, o gün soyu kesik ve ümitsiz bir halde kaldı.

Bu ayette yer alan “el-yevm” kelimesi ilahi feyzin zuhur ettiği gün ve “yevmullah” olarak adlandırılan gündür. Yani, özel ilahi feyzin tecelli ettiği bir gündür. “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip-beğendim.” Yani o gün nakıs olan din, kemale ermiş ve eksik kalan nimet tamamlanmış ve Allah’ın beğendiği İslam insanlara tanıtılmıştır.

Maide Suresi’nin 3. ayetinin başlangıcında, ölü eti, kan ve domuz etinin haram oluşu gibi bir takım hükümler beyan edilmiştir. “Ölü eti, kan, domuz eti… size haram kılındı” Bu fıkhi hükümler, Nahl, En’am ve Bakara surelerinde de vardır. Mekke’de nazil olmuş olan Nahl Suresi’nde şöyle buyurulmuştur: “Allah ölü etini, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır”[25] 

Mekki surelerden biri olan En’am Suresi’nde ise Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.”[26] 

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’ye hicretinden sonraki ilk yılda Peygamber’e nazil olmuş olan Bakara Suresi’nde şöyle yer almıştır: “Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.”[27]

Acaba Mekke ve Medine’de defalarca söylenmiş olan ölü eti, kan ve domuz etinin haram oluşu gibi birkaç hükümle din kemale erer mi? Yakinen bu doğru değildir. Bir çok fıkhi hükmü kafirler birer efsane saymış ve hakkında şöyle demişlerdi: “Biz, bunu çok güzel işittik, eğer isteseydik şüphesiz biz de bunun bir benzerini söylerdik. Bunlar öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” “Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: «(Evet) işittik, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleyebiliriz. Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir. »”[28]

O halde bu ayetler nasıl olur da kafirlerin ümitsizliğe kapılmasına neden olabilir? Oysa, tam bir ilmihal yazmak ve yayınlamak bile kafirlerin ümitsizliğe kapılmasına neden olmamaktadır, nerede kaldı ki birkaç fıkhi hüküm kafirleri ümitsizliğe düşürmüş olsun. Öte yandan, Allah-u Teala, “bugün kemale erdirdim” cümlesinden önce şöyle buyurmuştur: “Dini ortadan kaldırma komplosunu hazırlayan kafirler, ümitsizliğe düşmüşlerdir.”

Kur’an’ın burada söylemiş olduğu kafirlerden maksat, sadece Hicaz bölgesindeki kafirler değildir. Zira onlar Mekke fethedildikten sonra, silahlarını bırakarak gruplar halinde Allah’ın dinine yöneldiler. “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit”[29]

Onlar, ya Müslüman oldular ya da teslimiyet içine girdiler ve dolayısıyla da din düzenini ortadan kaldırmak hususunda ümitsizliğe kapıldılar. “Bugün küfredenler ümitsizliğe kapıldı.” ifadesinde yer alan kafirlerden maksat, Rum, İran ve Hicaz kafirleridir. Önceden de birkaç defa nazil olmuş olan sayılı bir takım fıkhi hükümler, kafirlerin ümitsizliğe düşmesine sebep olur mu? Anlaşılmaktadır ki Yevmullah olan Gadir gününde yeni bir haber ortaya çıkmıştır ve de ümmet ve din için sağlam bir üs tesis edilmiştir.

Gadir günü Kur’an’ın müfessiri ve öğretmeni, dinin savunucusu, insanları tezkiye eden ve eğiten, İslam düzenini ve beyt’ul-malı koruyan, ülkenin sınırlarını gözetleyen ve neticede dinin sahibi olan bir kimse tayin edilmiş oldu. O halde, kağıt üzerine karalanmış birkaç satır veya deri, kağıt ve tahta üzerine kazılmış olan birkaç hüküm söz konusu değildir ki kendisiyle baş edilebilsin.

Gadir günü vali, imam ve halife geldi. Pusuda bekleyen ve dini ve dini sistemi ortadan kaldırmayı amaçlayan kötü niyetli kafirler, ümitsizliğe kapıldı. Zira, dinin bir sahibi, yöneticisi, icra edicisi ve yorumcusu olduğunu anladı. Allah-u Teala bunun üzerine şöyle buyurdu: “O halde onlardan korkmayın”. Artık kafirlerden sakın korkmayın. Zira sizin bir önderiniz ve valiniz vardır. Ümitsizlik içinde çırpınan düşmanlardan korkuya kapılmayın.

O halde, imamet, velayet ve önderlik makamı, Müslümanların ümit kaynağı ve kafirlerin ümitsizlik nedenidir. Burada belli bir mezhep ve fırkadan söz edilmemektedir. Aksine İslam’ın aslından söz edilmektedir. Eğer imamet ve velayet korunursa, din de canlı ve diri kalır.

MÜNAFIKLAR TEHLİKESİ

 

Bazı Ehl-i Sünnet müfessirleri şöyle demişlerdir: “Eğer Ali b. Ebi Talib’in velayet ve imameti, Allah ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tarafından beyan ve tebliğ edilmiş olsaydı, “Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun.”[30] gereğince hiç kimsenin, bunu inkar etmeye ve değiştirmeye gücü yetmezdi ve herkes bunu kabullenirdi. Lakin ümmetin bunu kabul etmemesinden anlaşıldığı üzere Hz. Ali’nin imameti, Allah ve Peygamber’in emri esasınca olmamıştır.”[31]

Söz konusu müfessir, Allah-u Teala’nın, “bugün kafirler ve münafıklar sizin dininizden ümitlerini kesmişlerdir” demediğini ve sadece kafirlerin (Hıristiyan, Yahudi ve putperestlerin) ümitsizliğinden söz ettiği gerçeğinden gaflet etmektedir. Dinin esasını ve yeni kurulmuş olan İslam devletinin temelini yıkmak isteyen kafirler, din ve ümmet masum bir öndere dayanınca ümitsizliğe düştüler. Ama iç düşmanların en kötüsü olan münafıkların tehlikesi olduğu gibi duruyordu. Bu açıdan münezzeh olan Allah, ayetin devamında şöyle buyurmuştur: “Benden korkunuz.”

Ama iç düşmanlar Allah’tan korkmadılar ve hakkı gizleyerek yalan söylediler. Bununla birlikte bu ayet, münafıkların tehlikesinin ortadan kalktığını beyan etmemektedir. Hatta bu ayette müfessirin iddiasının tam tersine bir takım deliller vardır. Zira Kur’an, kafirlerin ümitsizliğe kapıldığını haber verdikten ve münafıkların adını zikretmedikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Şimdi kafirler ümitsizliğe kapıldılar, o halde benden korkunuz.”

Bu da Müslümanlara, münafıkların ve nifak ehlinin tehlikesi karşısında uyanık olmaları gerektiğini bildiren bir uyarı konumundaydı.

O halde eğer Müslümanlar Allah’tan korkmaz, nifaka bulaşır ve iç savaşlar ateşini yakarak fitne çıkarırlarsa din ve İslam nizamı zarar görür. O halde bu ayet, dış düşmanın ümitsizliği ile ilgilidir; münafıkları da kapsayacak şekilde bütün düşmanlar ile ilgili değil.

“Benden korkunuz” cümlesi de göstermektedir ki eğer Müslümanlar, Allah’tan korkmaz ve kendi dinlerini korumazlarsa, bu büyük nimet onlardan alınır. Bu gün de eğer Müslümanlar, dahili zayıflığa ve nifaka düşmezlerse, kafirler dini ve dini sistemi ortadan kaldırmak hususunda şüphesiz ümitsizliğe kapılacaklardır. İslam ve İslam dünyasını tehdit eden her tehlike, İslami toplumların içindeki nifak ve zayıflık sebebiyledir.

Nimet içinde yüzenlerin nankörlüğüyle karşı karşıya kalan nimet gidicidir. Münezzeh olan Allah Enfal suresinde şöyle buyurmaktadır: İnsanlara verilen herhangi bir nimet, onlardan alınmaz ve azap haline dönüşmez; meğer ki o topluluk kendini değiştirmiş olsun. “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”[32]

Münezzeh olan Allah, nimet ve emanetini koruma hususunda bir topluluğu layık görmezse onları götürür ve onların yerine daha layık kimseleri getirir ki ilahi dinin hürmetini korusun ve ayakta tutsunlar. “Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.”[33]

Allah-u Teala Maide Suresi’nde ise şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar).”[34]

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) münafıklar hakkında kendi dostlarına şöyle demektedir: “To­humu yarana, insanı yaratana and olsun ki onlar (Muaviye ve taraftarları) Müslüman olmadılar,  zahiren teslim oldular. Küfürlerini gizle­diler, kendilerine yardımcılar bulunca da açığa vurdular.”[35]

Emeviler, Mekke’nin fethinden önce kafir idiler ve Mekke fethedildikten sonra ise zahirde Müslüman oldular. Ama kendi içlerinde kafir ve münafık kimseler olarak kaldılar. Sürekli olarak yavaş yavaş imamet ve hilafeti saltanat haline dönüştürmeye çalışıyorlardı ve kendi hedeflerine de ulaştılar.

Müslümanlar, Resul-i Ekrem’e (s.a.a) uydukları, akıllı oldukları ve düşmanı iyi tanıdıkları sebebiyle en kısa bir müddet zarfında iki süper güç olan İran ve Roma İmparatorluklarını kendilerine teslim kılacak bir güce ulaştılar. İslam Fransa’ya, Avrupa’nın kalbine ve bir çok Orta Asya ülkelerine kadar yayıldı. Öyle ki artık her yerde ezan sesi işitiliyordu.

Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra da Alevi siyasi görüş esasınca, dahili bir iç savaş ortaya çıkmadı. Zira Hz. Ali (a.s) hakkı gasp edildiği ve eşi saygısızlığa uğradığı halde, İslam toplumu için ortaya çıkan her sorun karşısında din ve halk için gerekli olan her türlü kılavuzluk ve yardımını esirgemiyordu.

Bugün de dünyada bir milyardan fazla insan, İslam’a inanmaktadır. Bu da şüphesiz Alevi siyasi görüşün bereketiyle oluşmuştur. Zira eğer, Sakife olayından sonra bir iç savaş başlamış olsaydı, dinin aslı ve esası tehlikeye düşmüş olurdu.

Allah’ın veli bir kulu olan Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem (s.a.a) gibi nerede sabretmesi ve nerede kılıca sarılması gerektiğini biliyordu. Allah Resulü (s.a.a) Mekke’de on üç yıl, en zor şartlarda sabretti. Ali (a.s) ise, yirmi beş yıla yakın bir zaman boyunca, yani bir çeyrek asır müddetince gözünde diken, boğazında kemik sabretti. Peygamber’in (s.a.a) mübarek vücudu, Medine’deki on yıl boyunca hükümet kurdu ve kafirlerle savaştı. Ali (a.s) da beş yıllık hilafeti müddetince münafıklarla savaştı.

(Arşiv)

ABNA.İR

 


[1] Nahl suresi, 53. ayet

[2] Nahl suresi, 18. ayet

[3] Maide suresi, 110. ayet

[4] Bakara suresi, 47. ayet

[5] Al-i İmran suresi, 164. ayet

[6] Kasas suresi, 5. ayet. Nübuvvet sona ereceği için de önceki ayette geçmiş zaman fiili olarak “menne” anılmıştır. Ama kıyamet gününe kadar sürecek olan imamet hakkında ise ikinci ayette gelecek zaman fiiliyle “yemunnu” olarak ifade edilmiştir ve bu da devamlılığın nişanesidir.

[7] Bütün insanlar için imamet ve nübuvvete tahammül etmek ve onları hazmetmek mümkün değildir. Peygamberi tanımak, imamı tanımak, o ilahi seçkin insanların mesajını doğru algılamak ve bu mesajlar doğrultusunda amel etmek oldukça zordur.

[8] Maide suresi, 3. ayet

[9] Nebi, yani bir haberi veya raporu Allah’ın mukaddes zatından alan kimse demektir. Resul ise ilahi mesajları beşeri toplumlara ileten kimsedir. Kamil insanın Allah ile irtibatı nübüvvet, beşeri toplumlarla irtibat çehresi ise risalettir.

[10] Mantık ilminde birbirine bağlı iki önerme (müt. )

[11] Özne ve yüklem (müt. )

[12] Mantık ilminde birbirine bağlı iki önerme. (müt. )

[13] Nisa suresi, 84. ayet

[14] Enfal suresi, 65-66. ayetler

[15] Şuara suresi, 62. ayet

[16] Şuara suresi, 63. ayet

[17] Ta-Ha suresi, 78. ayet

[18] A’raf suresi, 116. ayet

[19] Ta-Ha suresi, 67. ayet

[20] Nehc’ül-Belağa, 4. hutbe

[21] Ta-Ha suresi, 68-69. ayetler

[22] Maide suresi, 3. ayet

[23] Tur suresi, 30. ayet

[24] Kevser suresi, 3. ayet

[25] Nahl suresi, 115. ayet

[26] En’am suresi, 145. ayet

[27] Bakara suresi, 173. ayet

[28] Enfal suresi, 131. ayet

[29] Nasr suresi, 1-2. ayetler

[30] Maide suresi, 3. ayet

[31] Tefsir-i Kebir, c. 6, s. 141

[32] Enfal suresi, 53. ayet

[33] Muhammed suresi, 38

[34] Maide suresi, 54. ayet

[35] Nehc’ül-Belağa, 16. mektujp

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*